KUR'AN A DAVET

 

 

 

AMACIMIZ HURAFEDEN, BATILDAN ARINMIŞ BİR İSLAM YAŞAMAKTIR. ONUN İÇİNDE REHBERİMİZ,  ALLAH IN KORUMASI ALTINDA Kİ, YALNIZ KUR'AN DIR.

YAZILARIMIN OLDUĞU DİĞER SİTELERİM.

 

https://kuranadavet1.wordpress.com/

https://twitter.com/KURANA_DAVET

http://www.hakyolkuran.com/

https://www.facebook.com/Kuranadavet1/

https://hakyolkuran1.blogspot.com/

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
Takvim

 
Gerekli Linkler

 
Hiç Bir Mezhep, İslam’la Özdeşleştirilemez. İman, İslam’a Göre Bireyse

HİÇ BİR MEZHEP, İSLAMLA ÖZDEŞLEŞTİRİLEMEZ. İMAN, İSLAM’A GÖRE BİREYSELDİR. GELİN BU KONUYU HİÇ BİR ETKİ ALTINDA KALMADAN, SORUMLU OLDUĞUMUZ KUR’AN MERKEZLİ BİRLİKTE DÜŞÜNELİM. İslam dini, vahyedildiği andan itibaren, evrensel bir hitap ve sonsuz bir rehberlik iddiasıyla insanlığa sunulmuştur. BU EVRENSELLİĞİN EN TEMEL DAYANAĞI, DİNİN ÖZÜNÜN YALIN, ANLAŞILIR VE DOĞRUDAN BİREYİN KALBİNE HİTAP EDEN BİR YAPIYA SAHİP OLMASINDAN KAYNAKLANIR. Ancak tarihsel süreç, mezhepsel yapılar ve beşeri yorumlar, dinin aslı ile sonradan oluşan beşeri inançların birbirine karıştırılmasına yol açmıştır. Bugün gelinen noktada din ve mezhep kavramlarının sıklıkla birbiri yerine kullanıldığı, kurumsallaşmış yorumların dinin kendisiymiş gibi dayatıldığı görülmektedir. Oysa Kur’an ve mantıksal bir gerçeklik olarak hiçbir mezhep, İslam ile özdeşleştirilemez. İSLAM NİHAİ VE SORUMLU OLDUĞUMUZ MUTLAK OLAN VAHİYDİR. MEZHEPLER İSE O VAHYİ ANLAMA ÇABASINDAN İBARET OLAN BEŞERİ VE TARİHSEL OLUŞUMLARDIR, DİNİN ASLİ UNSURU ASLA OLAMAZ. Çünkü hiç bir beşer, Hakka batıl karıştıramaz.

Mezhep kelimesi, sözlük anlamı itibarıyla "gidilecek yol, görüş, akım" demektir. İslam düşünce tarihinde ortaya çıkan fıkhı ve itikadi mezhepler, belirli bir dönemin, coğrafyanın, siyasi atmosferin ve en önemlisi kurucu din adamlarının inanç ve zihni çabalarının birer ürünüdür. İmam Ebu Hanife, İmam Şafi veya İmam Malik gibi kişilerin ortaya koyduğu görüşler, KENDİ DÖNEMLERİNİN SORUNLARINA ŞAHSİ GÖRÜŞLERİ, DÜŞÜNCELERİ VE KENDİLERİNCE VAHİY IŞIĞINDA GETİRDİKLERİ DOĞRU YADA YANLIŞ BEŞERİ ÇÖZÜMLERDİR. Hatırlayınız İslam tarihinde, bu kişiler bile birbirini dinsizlikle suçlayabilmişlerdir.

Hiçbir beşeri yorum, ilahi vahyin kendisiyle eş değer tutulamaz, önce bu bilinci inancımıza yerleştirmeliyiz. Bir mezhebin görüşlerini İslam'ın yegane doğrusu olarak kabul etmek, hatadan münezzeh olmayan insan aklını kutsamak ve vahyin yerini almak anlamına gelir. İslam inancında mutlak doğru ve bağlayıcılık, yalnızca Allah’ın kelamı Kur’an aittir. Resulün bile Allah’ın dinine ilave etme yetkisi yoktur. Mezhepler ise bu ana kaynağa ulaşmaya çalışan araçlardır. Mezhepler dinin özündeki evrensel ve ahlaki mesajları göz ardı edip, bu mesaja ulaşmak için kullanılan şekilsel ve dönemsel araçları beşeri kanun ve kuralları, gelenekleri dinin asıl amacı haline getirmenin tehlikesini ifade eder, onun içinde bunlar dinin asli unsuru asla yapılamaz. Kur’an İmanın bireyselliğine dikkatimizi çeker ve özgürce kişinin imtihanı gereği kendisinin yaşamasını emreder. Kur’an’ı dikkatle incelediğimizde, hitabın doğrudan bireye yapıldığı ve sorumluluğun tamamen kişisel olduğu açıkça görülür. "HİÇBİR GÜNAHKÂR, BİR BAŞKASININ GÜNAHINI YÜKLENMEZ" (En'am, 164) ayeti, İslam’ın birey merkezli adalet ve sorumluluk anlayışının en somut ifadesidir. İman, taklit ile değil, tahkik ile yani bireyin kendi aklını, kalbini ve iradesini kullanarak ulaştığı, yaşadığı içsel bir tasdiktir.

İMANIN BU BİREYSEL DOĞASI, ARAYA HERHANGİ BİR RUHBAN SINIFININ, KURUMSAL YAPININ VEYA MEZHEBİ OTORİTENİN GİRMESİNE İZİN VERMEZ. Birey, Allah karşısında yalnızdır ve kendi inanç dünyasından bizzat sorumludur. Mezheplerin birer inanç şablonu haline getirilerek bireyin önüne Allah’ın emri gibi "kabul edilmesi zorunlu dogmalar yani hükümler" olarak konulması, imanın özündeki hürriyeti ve samimiyeti zedeler. KİŞİ, BİR MEZHEBE MENSUP OLMADAN DA DOĞRUDAN KUR'AN’IN HİTABINA MUHATAP OLARAK MÜSLÜMAN OLMA VE İMAN ETME HAKKINA, HATTA SORUMLULUĞUNA SAHİPTİR. Daha doğrusu Allah bizlerden özellikle bunu istiyor. Allah ile kulu arasına hiç kimseyi istemiyor.

Mezhepçiliğin dinde bölünmenin getirdiği riskler ve EVRENSEL İSLAM’A gelince. Mezheplerin dinle özdeşleştirilmesinin en tehlikeli sonucu, tarih boyunca İslam dünyasında yaşanan ayrışmalar ve çatışmalardır. Bir yapı kendisini "TEK DOĞRU İSLAM" olarak ilan ettiğinde, kaçınılmaz olarak dışındakileri "ÖTEKİ" veya "DAİRENİN DIŞINDAKİ" düşman ilan eder. Bu durum, İslam’ın TEVHİD (birlik) ilkesine aykırıdır. Din, insanları birleştirmeyi hedeflerken; dinleşen mezhepler İNSANLARI BÖLMEKTEDİR. İnancımızı böyle yaşamamızı Allah’ın önerdiğini söylemek ve inanmak, zerre kadar Kur’an’dan habersiz olmaktır. EVRENSEL BİR DİN, BÖYLE DAR KALIPLARA SIĞDIRILAMAZ. 7. yüzyılda ya da 9. yüzyılda üretilen fıkhı çözümlerin, 21. yüzyılın karmaşık dünyasındaki bir insanın iman ve ibadet hayatını tamamen bloke etmesi veya şekillendirmesi beklenemez. İSLAM, HER ÇAĞA UYUM SAĞLAYABİLECEK DİNAMİK BİR YAPIYA SAHİPTİR VE BU DİNAMİZM, MEZHEPLERİN SINIRLARINI AŞARAK DOĞRUDAN KAYNAĞA YÖNELMEKLE KORUNABİLİR. Şunu açıkça söyleyebiliriz. İslam ilahi ve değişmez olan bir bütündür; mezhepler ise bu bütünü anlamlandırmaya çalışan insan aklının tarihsel duraklarıdır. HİÇBİR DURAK, YOLUN KENDİSİYLE ÖZDEŞLEŞTİRİLEMEZ. İman, kurumsal aidiyetlerin ötesinde kul ile yaratıcı arasında kurulan tamamen bireysel, hür ve kalbi bir bağdır. İslam dünyasının entelektüel ve ahlaki bir uyanış yaşaması, mezhepleri dinin kendisi zannetme yanılgısından kurtulup, imanın bireysel özgürlüğünü ve vahyin evrensel yalınlığını yeniden keşfetmesiyle mümkün olacaktır.

Mezhepleri İslam’ın emri gibi görmenin, inancımızdaki çelişkisine gelince. İslam düşünce geleneğinde sıklıkla düşülen en büyük yanılgı, usul (asıl/kök) ile füru (dal/ayrıntı) arasındaki çizginin belirsizleşmesidir. İSLAM'IN ASLI TEVHİD, VAHİY VE AHİRET İNANCI GİBİ EVRENSEL VE DEĞİŞMEZ İLKELERDEN OLUŞUR. Mezhepler ise bu ilkelerin hayata nasıl geçirileceği, ibadetlerin şekilsel detayları veya hukuki uyuşmazlıkların nasıl çözüleceği konusunda üretilen beşeri içtihatlar bütünüdür. İÇTİHAT, İNSAN TARAFINDAN YAPILDIĞI İÇİN DOĞASI GEREĞİ YANILMA PAYI BARINDIRAN, BİR AKIL YÜRÜTME FAALİYETİDİR VE İSLAM'IN OLMAZSA OLMAZI DEĞİLDİR. Dolayısıyla, beşeri bir yanılma payı taşıyan bir yorum mekanizmasını, hatadan münezzeh olan ilahi din ile eşitlemek teolojik bir çelişkidir. Bir Müslüman'ın imanı ve İslamiyet’i, herhangi bir mezhebin kurallarına tam itaatle değil, ALLAH'IN MUTLAK İRADESİNE YANİ KUR’AN’A TESLİMİYETİ İLE ÖLÇÜLÜR.

Kur’an vahyin doğrudan muhatabı olarak bireyi işaret eder, cemaat, tarikat yada mezhep guruplarını değil. Kur’an ayetleri incelendiğinde hitapların "EY İMAN EDENLER!" veya "EY İNSANLAR!" şeklinde doğrudan kolektif ya da kurumsal yapıları değil, bireysel bilinçleri hedef aldığı görülür. Din, bireyi akıl ve irade sahibi bir varlık olarak kabul eder ve onu kendi seçimleriyle baş başa bırakır. "DİNDE ZORLAMA YOKTUR" (Bakara, 256) ilkesi, sadece gayrimüslimleri İslam'a davet ederken geçerli bir kural değil, aynı zamanda Müslüman olan bir bireyin inanç dünyasını özgürce inşa etmesinin de teminatıdır. Kişi, mezhebi bir bağlılık hissiyatıyla veya toplumsal mahalle baskısıyla bir inanç biçimini taklit ettiğinde, orada gerçek anlamda ahlaki ve kalbi bir imandan söz etmek güçleşir. Gerçek iman, bireyin kendi şüphelerinden, arayışlarından ve zihni süzgecinden geçerek ulaştığı ve imanından emin olduğu halidir.

Tarihsel kurumsallaşmanın getirdiği baskılara gelince. Bugün geleneksel algıda din gibi kutsanan mezhepler, aslında doğdukları dönemin sosyo-politik ve coğrafi şartlarının birer aynasıdır. Örneğin, Kufe'de doğan fıkhi bir çözüm ile Medine'de ya da Bağdat'ta üretilen bir çözümün farklı olması, dinin kendisinin farklı olmasından değil, hayatın ve coğrafyanın ihtiyaçlarının farklı olmasından kaynaklanmıştır. Bu ekoller zamanla siyasi otoritelerin (Emeviler, Abbasiler, Osmanlılar vb.) hukuki yapıyı standartlaştırma ve toplumu yönetme arzusuyla kurumsallaşmış ve kanunlaştırılmıştır. Siyasi elitlerin desteğiyle dogmalaşan bu yapılar, sonraki yüzyıllarda dinin kendisi gibi algılanmaya başlanmıştır. ANCAK TARİHSEL OLANI KUTSALLAŞTIRMAK, İSLAM'IN ZAMANLAR VE MEKÂNLAR ÜSTÜ OLAN EVRENSEL KARAKTERİNE VURULMUŞ EN BÜYÜK PRANGADIR. Müslüman kimliği, tarihsel bir ekolün sınırlarına sığmayacak kadar geniştir.

Bizler gerçek İslam’ı yaşamak istiyorsak, önce taklit duvarını aşmamız gerekir. Taklidi İmandan, Tahkiki İmana geçmeliyiz. İslam düşüncesinde imanın kalitesi ve sıhhati tartışılırken yapılan en temel ayrım, taklidi iman ile tahkiki iman arasındadır. TAKLİDİ İMAN; BİREYİN İÇİNDE DOĞDUĞU AİLENİN, ÇEVRENİN VEYA MENSUBU OLDUĞU MEZHEBİN DOĞRULARINI HİÇBİR SORGULAMA SÜZGECİNDEN GEÇİRMEDEN, KÖRÜ KÖRÜNE BENİMSEMESİDİR. Oysa Kur’an, insanı sürekli olarak düşünmeye, akıl etmeye ve evreni gözlemlemeye davet eder. "Hâlâ akıl etmeyecek misiniz?" sorusu, vahyin en sık tekrarlanan ikazlarından biridir. Bir mezhebin fıkhi ya da itikadi kalıplarını dinin yegâne hakikati olarak kabul edip sorgulamayı terk etmek, taklitçiliğin en uç noktasıdır. Tahkiki iman ise bireyin kendi aklını ve vicdanını özgürce kullanarak, Kur’an’dan delillere dayanarak ulaştığı bilinçli inançtır. MEZHEPLERİN DİN İLE ÖZDEŞLEŞTİRİLMESİ, TAKLİTÇİLİĞİ KURUMSALLAŞTIRARAK TAHKİKİ İMANIN ÖNÜNÜ KESER. İslam’ın bizlerden istediği dindarlık, ezberlenmiş şablonlara itaat eden kitleler değil; NEYE, NİÇİN VE NASIL inandığının bilincinde olan, özgür bireyler yetiştirmektir.

Siyasi bir araç olarak mezhepçilik toplumları yönetmek, hatta çıkarları için kullanılmıştır. Mezheplerin zamanla, dinin kendisiymiş gibi algılanmasının arkasındaki en büyük itici güç, şüphesiz SİYASİ OTORİTELER OLMUŞTUR. İslam tarihinin erken dönemlerinde ortaya çıkan fikir ayrılıkları, salt dini inanç tartışmalar değil; hilafet, yönetim ve güç savaşlarının sosyolojik yansımalarıdır. Emeviler, Abbasiler ve sonraki pek çok İslam devleti, kendi meşruiyetlerini sağlamlaştırmak ve kitleleri kontrol altında tutmak adına belirli mezhebi yorumları devletin resmi ideolojisi haline getirmişlerdir. Bunu Hristiyan toplumlarında da görüyoruz. Bu durum, devlet gücünü arkasına alan mezhebin "RESMİ DİN", diğer yorumların ise "SAPKINLIK" olarak ilan edilmesiyle sonuçlanmıştır. Siyaset, kendi bekası için dini yorumları dondurmuş ve dogmalaştırmıştır. Dolayısıyla bugün "din" diye sunulan pek çok mezhebi kural, aslında yüzyıllar öncesinin siyasi egemenlik mücadelelerinin günümüze ulaşan tortularıdır. MÜSLÜMAN BİREYİN BU TARİHSEL OYUNU FARK ETMESİ; DİNİ, SİYASETİN VE GÜCÜN TEKELİNDEN KURTARARAK AİT OLDUĞU TEMİZ VE DURU KAYNAĞA, YANİ ALLAH İLE KUL ARASINDAKİ BAĞA GERİ DÖNDÜRMESİ ŞARTTIR.

Sonuç olarak biz Müslümanlar ne yapmalıyız?  Mezheplerin ötesinde Kur’an’ın emrettiği Evrensel Müslümanlığı ortaya çıkarıp hayatımıza geçirmeli, bölünmüşlükten kendimizi kurtarmalıyız. Bunun içinde sorgulama mekanizmasını hayatımıza geçirmeliyiz. Yüzyıllardır süregelen mezhep merkezli din anlayışı, İslam dünyasını fikri bir durgunluğa, taassuba ve acımasız iç çatışmalara sürüklemiştir. Bu kördüğümden çıkışın yegâne yolu, YALNIZ KUR’AN’IN İPİNE SARILARAK DİNDE TEK KAYNAK KABUL EDİP, ONU HAYATIMIZA GEÇİRMEKTEN GEÇER. Hiçbir mezhep İslam ile özdeşleştirilemez ve iman tamamen bireyseldir, önce bu gerçeğin farkına olmalıyız. Mezhepler, o çağın her konuda ilerlememiş geri kalmış konumunu düşündüğümüzde, saygıyı hak eden birer tarihi miras, birer zenginlik olarak bir yere kadar kabul edilebilir. Ancak asla imanın şartı, İslam'ın sınır çizgisi veya onlar olmasaydı İslam’ı yaşayamazdık şeklinde bir düşünce, asla kabul edilemez. ÇÜNKÜ İSLAM, DAR MEZHEP KALIPLARINA SIĞMAYACAK KADAR BÜYÜK, EVRENSEL VE ÖZGÜRLEŞTİRİCİ BİR DİNDİR. Birey, mezhebi prangalarından sıyrılıp vahyin duru hitabıyla doğrudan yüzleştiğinde, kendi iradesi ve sorumluluğuyla baş başa kalacaktır.

Gerçek dini uyanış; TAKLİDİN YERİNİ TAHKİKİN, CEMAAT/MEZHEP ASABİYETİNİN YERİNİ EVRENSEL AHLAKIN VE KURUMSAL DAYATMALARIN YERİNİ, BİREYSEL VİCDANIN ALMASIYLA BAŞLAYACAKTIR. Müslüman kimliği, tarihsel ekollerin dar sınırlarına feda edilemeyecek kadar değerlidir ve doğrudan yaratıcıya sunulan samimi bir imanın özgürlüğünde yaşanmalıdır.

Dilerim bu gerçeklerin farkına varan ve emanetini bu gerçekler ışığında yaşayarak Allah’a teslim olan, Allah’ın azınlık halis kulları arasında oluruz. Çünkü iman arada hiç kimse olmadan kişisel yaşanır ve Allah’a kişisel hesap verilir.

Saygılarımla

Haluk GÜMÜŞTABAK

https://kuranadavet1.wordpress.com/

https://twitter.com/KURANA_DAVET

http://www.hakyolkuran.com/

https://www.facebook.com/Kuranadavet1/

https://hakyolkuran1.blogspot.com/

 

 
Yorum Yaz
Ad-Soyad:
E-Mail :
Mesaj:
En fazla 500 karakter. 500 karakter kaldı.
Güvenlik:
Yorumlar
Henüz yorum yapılmadı.